Harry Potter'ın King's Cross'u ile Gohor'un Zaman Kulesi


Öncelikle şu konuda anlaşalım mı: Ortak Bilinç diye bir şey var. Yaşayıp ölen ve hâlâ yaşayan insanların deneyimleriyle, hayalleriyle, fikirleriyle, şarkılarıyla, şiirleriyle, yazılan ve yazılmayan eserleriyle, hatta rüyalarının hammaddesiyle oluşan engin bir okyanus gibi dalgalanıyor, çalkalanıyor, yayılıyor, daralıyor, soluk alıyor ve hatta kalp gibi atıyor göğün fersahlarca altında. İnsan beyni, görünmeyen kılcal damarları andıran düşünce iplikleriyle bağlı bu okyanusa. Oradan aldığı düşünce parçalarını beyninde işliyor, yeni, özgün, el değmemiş öyküler, şiirler, romanlar, filmler, şarkılar haline getiriyor.

Aynen bu kelimelerle olmasa da yayınlanan hemen her kitabımda bu Ortak Bilinç teorisine değinmeye çalıştım. Zihnim el verdiğince, kalemim döndüğünce anlatmaya çalıştığım buydu hep ve safça şunu sorup duruyordum: Ortak bir kaynaktan beslenen insanlık neden birbirini "acıtmak" için bunca hevesli? Özünde herkes "bir" kişi.

Hayır, Ortak Bilinç'i tartışmayacağım. Bence var, sizce olmayabilir. Bu yazının konusu değil bu. Bu yazıda birbiriyle zerrece ilişkisi olmayan iki romanın iki bölümüne ve aralarındaki benzerliğe bakacağız. Ama işte, tam da bu nedenle Ortak Bilinç'e ihtiyacımız var. Ana tema olarak değil, bir anahtar olarak. Çünkü size, "Mucize diye bir şey gerçekten var," desem, büyük olasılıkla burun kıvıracaksınız. Hele ki, "Birbirini hiç görmeyen iki zihin etkileşime geçip neredeyse aynı şeyleri düşünüp yazabilir," desem, belki de ipin ucu iyice kaçacak ve beni iflah olmaz bir hayalci olmakla suçlayacaksınız. Bunu istemiyorum. Düpedüz gerçeklerden söz ediyorken böyle sıfatlanmayı yani. Bu nedenle, bir süreliğine de olsa, Ortak Bilinç diye bir olgu gerçekten varmış gibi yapın — hiç değilse bu yazı bitene kadar — olmaz mı? Merak etmeyin, ben de boş durmayacağım bu arada. Elimden geldiğince kanıtlamaya çalışacağım size Ortak Bilinç'in varlığını. Başarırım, başaramam, bilemem, ama deneyeceğime inanabilirsiniz.

Bu Ortak Bilinç olgusuna kendimi bildim bileli inanırım. Çocukluk yaşlarımdan beri. Tabii o zamanlar bu adı kullanmazdım. Onun bir bilinçler toplamı olduğunu da fark etmemiştim işin aslı. Sadece vardı, zihnini radyo anteni gibi uzatırsan dokunabileceğin uzaklıktaydı ve oradan kendine uygun fikri alabilirdin. Bir çizgi roman tiplemesi, anlatılmak için yakaran bir öykü, bir hayal sevgili...

Ben yazdığım tüm kitapları oradan aldım. Gohor Kıyametten Sonra'nın baş karakteri Gohor Askine'yle arkadaşlarını da: Tarer Yındırin'i, Guugu Felyetan'ı, Maline Derinder'i, Roven Benus'u, Lügya Kom'u, Vulu Vaynede'yi, Veznil Kalendinen'i, Minik Ron'u, Zaman Baba'yı (bu adı unutmayın) ve buraya sığdıramayacağım tüm diğer karakterleri. Hepsi Ortak Bilinç'te belirsiz düşünce parçacıkları olarak savruluyor, başka zihinlere akarak var olmak istiyordu. Beni bu amaca aracı kıldılar. Ben de onları yazdım.

Çeşitli kereler söz ettim — burada da yazdım mı hatırlamıyorum, şimdi tüm blogu aramak da zor geliyor işin aslı — Gohor Kıyametten Sonra zihnimde ansızın çakıveren bir sahne nedeniyle yazıldı:

Gece. Nükleer bombayla açılan devasa kraterin bir yakasında durup karşı yakaya bakan bir delikanlı. Ayaklarının hemen altındaki siyah asfalt parçalanmış. Asfaltın bir adım sonrasında başlayan krater karşı kıyıya dek kanla dolu: Kandan oluşan bir göl! Ve karşı kıyıda görünen tek şey, karanlığı çeşitli renklerde ışıldayarak delen bir saat kulesi. Roma rakamlarından oluşmuş.

Delikanlı karşı kıyıya, o saat kulesine gitmek ister. Bedenleşen ölümün kullandığı bir sandal yanaşır yanına. Biner. Kuleye ulaşır. İçeri girer. Orada Zaman Baba adını vereceği (dikkat lütfen, adı Zaman Baba olan biriyle değil, adına Zaman Baba diyeceği) biriyle karşılaşır. Onunla hayat üzerine, zaman üzerine, keder, mutluluk, yalnızlık ve dostluk üzerine konuşurlar ve Gohor Askine orada sorularının cevabına ulaşır. Ve (buraya dikkat) aslında bütün olup biten Gohor'un zihninde yaşanmaktadır. Bir önceki bölümde bütün dostlarının öldüğünü sanan Gohor bir çeşit bilinçsizlik haline girmiş, Zaman Kulesi adlı bölümdeki her şeyi içsel olarak yaşamıştır.

İşte, tüm bir kitap finaldeki bu sahneye ulaşmak için yazıldı. Bu nedenle Vulu Vaynede öldü; bu nedenle Gohor Askine köyü Gününgülü'nden kaçıp Cam Kent Ramelya'ya gitti; o, Maline ve Tarer bu nedenle robdad Deyda'yı bulmak için yabana kaçtı. Her şey dönüp dolaşıp Zaman Kulesi'ne ulaşmak içindi.

Ve sonra büyük gecikmeyle okumaya başladığım Harry Potter'ın son kitabı Ölüm Yadigârları'na çıktı yolum. İlk üç kitap olan Felsefe Taşı, Sırlar Odası ve Azkaban Tutsağı'nı daha önce okumuş ve pedagog zihniyetli pek çok kişinin kitabı zararlı bulmasının nedenini anlamaya çalışmıştım. Hâlâ yetişkinlikle cezalandırılmamış olacağım ki, Harry Potter kitaplarını zararlı addetmenin önyargıdan başka bir dayanağı olamayacağına kanaat getirmiştim (çok şükür).

Bu minvalde de ilerleyebiliriz: Harry Potter kitaplarının neden zararlı olmadığını konuşarak. Ama yazının konusu değil bu. Sadece şunu söylememe izin verin: Harry Potter'ı zararlı bulanlarla bir zamanlar çizgi romana porno yayın muamelesi yapanların benzer bir zihni paylaştığını düşünüyor ve, "Harry Potter çok ama çok zararlıdır, çocuk ve genç okura asla okutulmamalı, toplatılıp yakılmalıdır," diyenlerin kitapları okumayıp herbiri hilkat garibesi olan filmlerden yola çıkarak değerlendirme yaptığı konusunda ciddi kuşku duyuyorum. Aksini düşünmek, kişilerin değerlendirmeyi hangi kıstaslarla yaptığını merak ettiriyor bana ve bir çeşit kitap kafatasçılığına dönüşen tavırları anlamakta zorlandığım için midemde can sıkıcı bir ağrı baş gösteriyor. Eh, böyle bir ağrıyla cebelleşmemi istemeyeceğinizi varsayarak tekrar konumuza dönüyorum: Harry Potter'ın King's Cross'ı ile Gohor Askine'nin Zaman Kulesi'ne.

Harry Potter, yedi kitaplık seri boyunca Lord Voldemort (nam-ı diğer, Tom Riddle) adlı bir kötü büyücüyle uğraşır. Lord Voldemort binlerce kurgu kitapta yer alan yüzlerce kötü tiplemeyi getirir akla, ama en çok da Yüzüklerin Efendisi'nin bedensiz (ve tabii bedene sahip olmayı dileyen) kötülük timsali Kara Efendi Sauron'u andırır. Tıpkı Sauron gibi Voldemort da zamanında bir bedene sahiptir, hiç beklenmedik bir anda bedenini kaybeder ve tüm serüven boyunca ana hedefi yeniden bedenlenmektir — yerküreye hükmetmek, tüm insanlığı kölesi haline getirmek gibi ufak tefek hedeflerin arasında tabii.

Voldemort, daha bir bebek olan Harry Potter'ın anne babasını öldürmüş, Harry'ye gönderdiği Öldüren Lanet'se annenin Koruyucu Sevgi Büyüsü'ne çarpıp geri sekerek Voldemort'un yarı ölü hale gelmesine neden olmuştur. Yedi kitap sürecek serüvenin ana çıkış noktası da budur işte. Voldemort bıkıp usanmadan beden sahibi olmaya çalışacak, Harry Potter (ve arkadaşları) onu engellemek için ellerinden geleni yapacaktır.

Serüvenler akar, her kitapta yeni bir karakter öyküye dâhil olur ve bir kısmı da ölür. Bir parantez açarak şunu da söylemeliyim ki, yazar J.K. Rowling kalemiyle hayat verdiği karakterleri öldürürken pek çok yazara oranla fazlasıyla pervasızdır. Örneğin J.R.R. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi adlı başyapıtında iyi saftaki karakterlerine kolay kolay kıyamaz. Öyküye etten kemikten hale gelerek dâhil olan hiçbir karakter ölmez kitabın sonunda. Belki Boromir bir istisnadır, ama o da Yüzük'ün cazibesine kapılarak yoldan çıkmaya fazlasıyla meyilli "zayıf" bir karakter olduğu için ölümü zaten hak eder, ama o ölüm bile asil bir amaca hizmet eder sonunda. Tamam, Rowling'in iyi karakterleri de asil bir amaç uğruna can verir, ama Sirius Black'in, Fred Weasley'nin, Albus Dumbledor'un, baykuş Hedwig'in, ev cini Dobby'nin, Colin Creevey'in, Remus Lupin'le eşi Tonks'un ve hatta Severus Snape'in ölümü fena halde acıtır okuru gene de. Çünkü onlar kitaplar boyu sahici birer dost gibi kabullenip sevmeye başladıkları kişilerdir.

Ama hayır, ana konumuz bu ölümler de değil tabii. Bu yazı boyunca ulaşmaya çabaladığım menzil, Harry Potter'ın yedinci ve şimdilik son kitabı (çünkü Rowling son röportajlarından birinde seriye devam edebileceğinin sinyalini verdi) Ölüm Yadigârları'nın otuz beşinci bölümü King's Cross. Ve bu bölüm tam da Gohor Kıyametten Sonra'nın Zaman Kulesi bölümü mantığına yakın biçimde kitabın sonlarında yer alıyor. Olup bitenlerse şöyle özetlenebilir:

Voldemort tarafından Ölümcül Lanet'le vurulan Harry bir çeşit bilinçsizlik boyutuna — ya da tam tersi, bilincin bizzat kalbine, yani kendi zihnine — girer. Burada düşsel birtakım oluşumların arasında, uzun beyaz sakalları ve sevecen tavırlarıyla Albus Dumbledor'u bulur karşısında — ki Dumbledore bir önceki kitap olan Melez Prens'in sonunda ölmüştür. Harry'le Dumbledore bilinmeyen pek çok şeye açıklama getiren bir konuşma yapar o bilinç(sizlik) boyutunda. Dumbledor'un sırları açıklanır, Voldemort'la Harry'ye dair akılda kalan soru işaretleri çözülür ve bilge büyücünün Harry'ye "sevgili çocuğum" diye hitap ettiği görülür (Bir dikkat de buraya lütfen: Sevgili çocuğum). Sonunda Harry bütün bilinmeyenlerin yanıtını alır, sonra da kendi zihnindeki bu ziyaretten gerçek dünyaya geçerek son ve en büyük çarpışmasına girişir.

Durun biraz... Ne kadar aksine çabalasam da konudan sapıyorum. Baksanıza, bir Harry Potter değerlendirmesi olmaya meylediyor yazı. Peki, hemen silkelenip kendime geliyor ve yazının burasına dek elimize geçenleri sıralamaya davet ediyorum sizi:

  1. Ortak Bilinç: Farklı zihinlerin beslendiği engin düşünce okyanusu.

  2. Gohor Kıyametten Sonra'nın yazılma gerekçesi olan Zaman Tüneli adlı bölüm: Gohor Askine'nin kendi zihnine yaptığı yolculukta öğrendikleri.

  3. Harry Potter'ın final bölümlerinden olan King's Cross: Harry Potter'ın kendi zihnine yaptığı yolculukta öğrendikleri.

Sanırım bu yazı biraz olsun anlam kazandı, değil mi? Dilerseniz birkaç cümle alıntısıyla da üzerinden geçelim konunun. Sonra da kaçınılmaz olarak Ortak Bilinç konusuna göz atacağız zaten.

Alıntılar Harry Potter Ölüm Yadigârları YKY Ekim 2007 yılı baskıyla, Gohor Kıyametten Sonra'nın Ekim 2009 Astrea baskısından. Olur da alıntıların yanına yazacağım sayfa numaralarını kontrol etmek isterseniz ilgili baskılara bakmanız gerekecek.

[Harry] Ağzın oynadığını gördü, çakan bir yeşil ışık gördü ve her şey kayboldu. (Harry Potter Ölüm Yadigârları, 641)